felsefi soruşturmalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
felsefi soruşturmalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Sanat Üzerine Felsefi Soruşturmalar 2

Önceki Yazı Hakkında Birkaç Söz

Önceki yazıda bazı noktalar havada kalmış. Estetiğin mutlakiyetliği ile ilgili biraz daha detaylı bir araştırmaya girmek gerekecek. Ayrıca dillendirdiğim bazı sözler(kavramlar) açıklanma gereği duyuyorlar. Tek tek bunlar üzerinden geçebilmek için bu yazıyı yazıyorum.

Sanat Nedir Hakkında Birkaç Söz

Sanatı anlamlandırmaya çalışırken, sanata dair bazı noktalar var. Sanat sanatsal objenin ustalıkla ortaya çıkarılması gibi duruyor. Burada üç farklı alan var. “Yapma” edimi, bu edimin “ustalığı” ve çıkan sonuç(sanatsal obje). Sanat üzerine tartışmaların çoğu objeye bakarak, edimin ne kadar ustalıkla yapıldığı üzerine gider gelir. “Ustalık”, sanat zanaattan ayrıldıkça, “estetik” kavramı çevresinde şekillenmeye başlar. Yani sanat estetize obje yapmadır diye bir tanım çıkar. Halbuki objenin kendisi sanat değildir, sadece sanatın sonucudur(benim deyişlerimle gösterimi, ve aracı olur). Estetik ise mutlakiyet sorunu üzerine gider gelir. Benim durduğum nokta hem mutlak hem göreceli olduğudur. Birazdan daha ayrıntılı incelemeye çalışacağım.

Sanat Üzerine Felsefi Soruşturmalar


Sanat nedir sorusuna envai çeşit cevap var. Bu yazıda bu cevapları inceleyeceğim. Soruşturmalar olabildiğince multidisipliner olmaya çalışacak. Sanatı sadece felsefik sanat kuramları içerisinde değil, sosyolojik, kültürel, siyasi boyutlarında da ele alacağım. Umuyorum ki bu soruşturmalar benim için öğrenici olacak.

Bir yazılar silsilesi oluşturmanın daha baştan handikapları var. “Öğrenici” bir süreç olmasından ötürü, yazının içerisinde çelişkiler çıkabilir. Önceki söylediğimle sonraki söylediklerim uyuşmayabilir. Uyuşmamazlık konusunda eleştirileriniz ile beni uyarmanız “öğrenici” konumumu güçlendirecektir.

Stephenie Meyer dalgası ve Kültürel Değer Birikimi: Alcakaranlık, Yeni Ay ve Ataerkil Yansımalar


Popüler kültür ürünü ne demek? Daha doğrusu kültürel bir ürün nasıl popüler olur? Bu soruya çok cevap verilebilinir, ama benim cevabım daha çok toplumsal miras ile ilintili. Bence herhangi bir kitap, film tablo vs. popüler oluyorsa, bu o “şeyin” içerisinde, popüler olduğu çevrenin kültürel ve sembolik birikiminden epey fazla şey ihtiva ettiğini gösterir . Peki ürün kendi başına ne ihtiva eder? Ürünün içerisi ve dışarısı nedir?

Bir Moda Olarak Çevrecilik

Green's not Black and White

Bir Moda Olarak Çevrecilik



İstanbul’a ilk geldiğimde, cihangir nişantaşı beşiktaş çemberinde gördüğüm cins köpeklere bir anlam verememiştim. Çünkü yine aynı semtlerdeki petshoplarda, bu köpeklerin yavruları benim gibi birine göre “fahiş” denilebilecek fiyatlarda satılıyordu. Hayvanseverlik ile ilgili ilk düşünce faaliyetlerim bu petshoplardaki vitrinlerin etiği üzerineydi. Ancak daha sonra fark ettim ki, özellikle bu cins köpekleri-kaplan gücünde kedileri gördükten sonra, ortada çok daha derin bir sorun yatmaktaydı: kategorilerdeki nihilizm ve buna karşı geliştirilen önlemlerin “moda” ile hiçliğe dönüştürülmesi...

Kitaplarda Özgürlük, Seçenek mi Seçebilmek mi? Özgürlük Nedir?

” olduğumuz gibi olmamızı sağlayan temel unsurdur. Özgürlük kelimesi bu bağlamda ele alınınca, “özün gürleşmesi durumun”u akla getirir. Batı dillerinde özgürlüğün karşılığı olarak iki farklı sözcük vardır. (ingilizcede) “liberty” ile “freedom”. Birbirlerinden farklı olmaları sizi şarşırtmasın, ikisinin de anlamı birebir aynıdır. “Freedom” sözcüğünün kökeni Avrupalı paganlara dayanır, “Liberty” latince kökenlidir. Şimdiye değin kullanımda, politik ve ekonomik özgürlükten kastedilirken “liberty” kelimesi daha çok kullanılmış, bireyin günlük yaşamdaki özgürlüğü anlatılırken “freedom” kelimesi tercih edilmiş. Ancak bundaki sebep aralarındaki anlam farkı değil, sadece kökenleri itibari ile yazarların kelimelere karşı tutunduğu tavırdır. Her iki kelime de bir yere bağlılığı veya yükümlülüğü olmayan kişiler veya şeyler için kullanılagelmiş, özellikle köle ve özgür insan arasındaki ayrımla doğmuş kelimelerdir. Bir anlamda özgürlük, kölelik kelimesinin karşı ucunda bulunan sözcüktür.

Yüzük Kardeşliği: Tolkien, Politik Tarih ve Cinsiyetçilik


Baştan söylemek lazım. Bu bir eleştiri yazısı değil; sadece farklı bir “okuma” yapabilme çabasıdır. Fikir, ’in yarattığı dünyayı bir “kaçış” olarak – korkup kaçmaktan çok, güncel dünyadan sıkılıp kaçmaya vurgu yaparak- yorumlanmasını kabul etmiş olması; ancak yarattığı dünyanın iki dünya savaşı ile olan alegorisini reddetmesinden çıktı (1). Bu reddedişin kimi postmodern teorileri sınama şansı sunduğunu fark ettiğimde, Tolkien’i maceranın sürükleyiciliğine kapılmayarak tekrardan okuma gerekliliğini hissettim ve bu yazı da böylece ortaya çıkmış oldu.
Her ne kadar Tolkien, özellikle kitabın ikinci basımının önsözünde, alegori yaptığını kabullenmese de dünyanın politik tarihini bilen hemen herkes, kitabı okurken (veya filmi izlerken) kötülük veya karanlık olarak tarif edilenin kitlesel üretim ve endüstrileşme (mass production and industrilization) olduğunu fark ediyor(du). Bunun da ötesinde gelişen olaylar üçleme içerisinde takip edildiğinde, “birinci dünya savaşı” öncesinden “ikinci dünya savaşı”nın sonuna kadar birçok olayla benzerlik kurulabiliyordu. En açık örnek, kitabın sonunda kartalların (Amerika’nın) gelip müttefiklere yardım etmesiydi.
Tolkien’in karşı çıktığı yorumlamalardan biri ise, kitapta bulunan dinsel, mitolojik ve efsanevi ögelerin çokluğuydu. Zira kendisine göre  kitaplarının başarısızlığının birincil sebebi hem kendi içlerinde bir tutarlılık sağlama çabaları hem de gerçek dünya ile bir ilişki kurma uğraşlarıdır (2). Hatta Hıristiyanlık dahi bu hataya düşmüştür. Hem kendi içinde tutarlı olmaya çalışır hem de gerçek dünyada yol gösterme çabasındadır.
Bu iki karşı çıkış bizi bir ikileme düşürür: ya biz yanlış okuyor ve görüyoruzdur ya da Tolkien her ne yaptıysa bunu bilinçsiz bir biçimde yapmıştır. İşte bu noktada yardımımıza Frederic Jameson ve onun ünlü “” (3) adlı makalesi koşacak. Üzerine biraz da Foucault ve Derrida serpiştirecez. Tuz ve biber olarak da cinsiyetçilik ve feminist söylemler ekleyerek bu ikilemi anlaşılır kılmaya çalışacağız. En sonunda göreceğiz ki düşülen bu ikilem, aslında Frederic Jameson, Foucault ve Derrida’nın bazı söylediklerini gerekçelendiriyor, bir anlamda doğruluyor!!
Bu girizgahtan sonra kısaca üçlemenin ilk kitabındaki bazı noktalara değinelim. Benim ilgimi çeken ilk şey, her ne kadar pek sorun çıkarmasa da Tolkien dünyasında da “para” denilen meretin bulunması ve bazı karakterlerin deSam & Frodoaynen bizim dünyamızdaki gibi para derdinde olması (4). Ancak baştan söylediğim gibi para, kahramanlarımızın uzun yolculuğunda pek de sorun çıkarmıyor. Tabii paranın olduğu yerde efendiler ve kölelerin de olması pek de şaşırtıcı değil. Hatırlanırsa Sam filmin sonlarına dek bir arkadaştan çok “sadık bir uşak” tanımında (5). Bir diğer nokta ise coğrafyanın kendisindeki; şöyle açıklarsam daha doğru olacak: Çizilen harita, Avrasya’nın bir minyatürü gibi ve oryantalist bakış açısı ile modern devrin politik olayları içi içe yerleştirilmiş. Kötülüğün kalbi (Mordor) elbette ki Doğu’da, ama Batı’da bu kötülükle yarışan ve medeni insanlardan çıkmış yeni bir kötülük doğuyor. (Bu da Saruman veya ağır sanayisiyle Almanya) Dünyamızın olguları da aynen kalmış. Kuzey, bildiğimiz kuzey gittikçe soğuyor, güney ise bildiğimiz güney, gittikçe ısınıyor (ve bildiğimiz kadarıyla güneyde çöller var). Kuzayde batı ile doğuyu ayıran Ural Altaylar, bunun biraz güneyinde Kafkas Dağları ve bu dağların batısında dağlar üzerindeki bir ova (Tibet Ovası). Zaman kavramı da bizimki ile aynı. Tüm türler aynı takvimi kullanıyor. Öykünün devamında onca farklı tür ve kültürle karşılaşıyoruz; ama hemen hepsinde ekonomi esas olarak zanaat üzerine kurulu ve ticaret farklı kültürleri kaynaştıran ve refahı arttıran ek bir şey olarak görülüyor. Hepsinde iki  (gender) var; kadın ve erkek. Erkeklerin özellikleri türlere göre, tabii ki zanaatları üzerine kurulu bir biçimde, bir ölçüde farklılaşmış; ancak kadınlar sadece iki tiple sınırlanmış: güzelliğine doyulamayan kraliçe, prenses vs. ile ev işlerini yapan ve yaşlandıkça dırdırı artan “ev hanımı” (6). Gariptir, öykünün tümü cinsel ilişkiyi yok saymış ve seksin olmadığı bir dünya yaratmış. Öpücüğün dahi düşünülmediği, güzelliğiyle başları döndüren kadınlara dokunma fikrinin olamadığı bir dünya… Diğer yandan kahramanlar ne zamanki yeni bir yere gelseler birileri ile karşılaşıyor ya da birilerince karşılanıyor. Tüm bu karşılaşma ve karşılanmalar erkekler tarafından yapılıyor. Yani ev dışında hiçbir kadına rastlamıyoruz tüm hikaye boyunca.
Mordor
Okumalarda biraz da zorlanarak fark edilen bir durum ise, bu kahramanlık öyküsünün aslında muhafazakar bir hikaye olduğu. Herkes eski güzel günlerin özlemini çekiyor ve “ulu amaç” eski hali yaşatmak ve devam ettirmek (7). Kahramanlar ya kral, ya bey ya da bulunduğu şehirdeki zengin bir insan (8). Anlayacağınız mücadele aristokrasiyi koruma adına yapılıyor. Halbuki bu öykü Sauron tarafından okunsa ve kahraman Saruman olsa, karşımıza Fransız İhtilali’ndeki, yenilik isteyen devrim ruhu ve devrimci portreleri çıkar; Gandalf ve takımı ise geriliği isteyen aristokratlar olur.
Aragorn & Arwen
Farklı türler bir arada yaşamıyor. Osmanlı topraklarındaki gibi herkes kendi mahallesine sıkışmış, biri diğerine “öteki” diyor ve tanımıyor. Elbetteki sınır karakolları bu durumun dışında. Örf ve adetlere bağlı olan tüm bu gruplar – veya türler, (Sauroncular hariç) kadim bir geçmişe ve zengin bir kültür kapitaline sahip. Ve aslında hepsi “doğru”nun ne olduğunu biliyor (ideanın içsel olduğu iddiası) ve bu “doğru” yolunda savaşanlara yardım ediyor. Doğru konusunda muhalefete düşüldüğünde, azınlık fikirleri de önemseniyor(muş) gibi yapılıyor ve uzlaşma aranıyor. Tam da istenilen demokrasi şekli. Diğer yandan kötülerin ya kafaları karışmıştır ya da sadece kötüdürler.
Toplumsal birkaç şey daha var ki değinmeden geçemeyeceğim. Bu yepyeni dünyada “başlık parası” var (9). Soy sop da müthiş derecede önemli. Hükmetme, hak etme, görev vb. gibi konularda, soy sop çok ciddi bir “meşruiyet aracı”. Yüzük Frodo’ya Frodo olduğu için değil, Bilbo’nun varisi olduğu için geçiyor. Bu konudaki karşı çıkışlar ise ariflerce “kaderimsi” bir algılayışla açıklanıyor. Okurken bir an kendimi Mardin’in herhangi bir köyünde hissettim. Yani anlayacağınız Tolkien dünyasının, bildiğimiz dünyanın 1000-1500 yılları arasından bir farkı yok. Ve üstelik dünyanın (ve ülkemizin) hala büyük bir kısmı Tolkien dünyasında yaşıyor!!
Gandalf
Bunca alegoriye ve klişe sınırlara rağmen, hala nasıl oluyor da Tolkien, kitabının bu dünya üzerine kurulu olduğu gerçeğini yadsıyabiliyor? Cevap basit. Her ne kadar itiraf edemesek de algılarımız toplumdaki bazı fikir ufukları ile sınırlanmış durumda. Mesela, mekan ve zaman olmadan düşünemeyiz (anlatılarda mekanı kısmen de olsa silebilmiş / bulanıklaştırabilmiş tek kişi Kafka sanırım, bir de Alan Robbe-Grillet’nin zamanı silikleştirdiği söylenir ama ben okumadım) ve ne yazık ki hepimiz dışarıdaki “şeyleri” zaman ve mekana oturttuktan sonra belirli formlara sokarız. Her ne kadar Sezen Aksu “beni kategorileştirme” diye haklı bir serzenişte bulunsa da, hepimiz algılarımızı diğer algılarımızla benzeştirir, farklılaştırır ve böylece kafamıza işleriz ki bu algılarımızın hepsinin kendini değil “gösterenlerini” biriktirebiliriz. Basitçe söylersek, hiçbirimizin kafamızda tek bir su algısı yoktur, su denilince “su” kavramını işaret eden bir çok “gösteren” () (bir kaynak görüntüsü, h2o, şişe, akarsu, deniz vs. Görselleri ve duyularının tümü) ile suyu algılarız.
Frederic Jameson’a göre tüm anlatılar üç semantik ufuk ile çevrilidir. En geniş çerçevede  vardır. Sonraki aşama zaman sınırları daha az olan sosyal tarih ve süregelen çıkar çatışmasıdır. Üçüncü ufuk ise üretim araçları (modes of production) üzerinde ortaya çıkan bilinç formlarıdır (10). Burda çok kısa bir biçimde değinmiş olacağız belki ama bu üç semantik ufuk, Tolkien’in gerçek dünya ile olan alegorisini açıklamaya yetecek. Zira Jameson’a göre bilinçaltı diye bir şey var ise, Platon’un ideları gibi, bu bilinçaltındaki “şeyler” bizim bilinçli dünyamızın sınırları dışındadır. Yani onları söz ile dile getiremeyiz ve bu nedenle de düşünemeyiz. Bu nedenle Freudyen bir psikolog ile hastası arasında geçen “tedavi(cure)” işi yalandan başka bir şey değildir. Aynı şekilde marxist görüşün savunduğu “bilinçsiz halkı” (false consciousness) bilinçleştirmek gibi bir durum yoktur; zira yanlış “bilinç değil”, “politik bilinçsizlik” (şuursuzluk) mevcuttur. Bu politik şuursuzluğumuzdan ötürü herhangi bir anlatı işine giriştiğimizde, şuursuz bir biçimde semantik ufuklar ile kısıtlanır, iç içe geçer ve bireysel bir yazı (text) oluşturmak yerine, kolektif bir yazı ortaya çıkarmış oluruz. Ve aslında yazdığımız her şey önceki ve sonraki insanların ürettikleridir.
“Dünyanın sonunu düşünmek, kapitalizmin sonunu düşünmekten kolaydır.” sözü bu durumu tam anlamıyla açıklıyor. İnsan, fikri olarak iç içe geçtiği ufuklardan sıyrılamıyor. İnsan beyni (mind), Tolkien gibi yepyeni bir dünyaDünyanın Sonu yaratmaya kalkışsa dahi, “parasız bir dünya” düşleyemiyor; fakir ve zengin ayrımının olmadığı mekanı kurgulayamıyor; kadın ve erkek dışında cinsiyetleri kabullenemiyor; rollerinden sıyrılmış cinsiyetlerin yaşayacakları bir “yaşamını idame ettirebilme gerçeğini (ya da hayalini)” yaratamıyor. Kendini ne kadar zorlasa da tarihteki politik olayların sırasını büyük ölçüde değiştiremiyor. Mesela uzun bir zaman en eski medeniyetin Mısır olduğu sanıldı. Ancak doksanlardaki kazı çalışmaları Sümerlerin daha eski olduğunu söylese dahi, hala birçok insan Mısır’ı daha eski biliyor ya da algılıyor mu demek gerek?
Foucault’nun  kavramı ise Yüzüklerin Efendisi anlatısına karikatürsel boyutta cuk diye oturuyor. Zira bilgi- ilişkisi, toplum tarafından reddedilme / aşağılanma cezalandırılmaları ve gözetlenmenin etkileri romanın (destan daha doğru sanırım) her sayfasında kendini gösteriyor. Bilbo yapmak istemediği şeyi (yüzükten ayrılmayı), Gandalf’ın arifliğinin karşısında yapıyor; Frodo gözetlenme, izlenme korkusundan eriyip bitiyor; yer yer kahramanlar “korkak” sıfatını yememek için ölüme yollanıyor vs. vs.
Sonuç olarak Tolkien dünyası, insanın anlatılarda fikri ufuklara ne denli bağlı olduğunun (daha doğrusu mahkum olduğunun) bir ispatı gibi. Aynı zamanda iktidar kavramının reddedilemeyecek bir biçimde beyne işlenmiş olduğunu gösteriyor. Cinsiyet (gender) teorilerinin azımsanmayacak şekilde var olduğunu ve hem “kadın” hem de “erkek” modellerinin sil baştan yaratılan bir dünyada dahi aynı kaldığını gösteriyor bize (11). Tüm bunların romanın ve filmlerin popülerliğiyle beraber düşünülmesi esasında biraz da korkutucu bir manzara çıkarıyor karşımıza. Zira bu kitapların bu denli popüler olmuş olması (ünlü olmasından bahsetmiyorum, kitlelere ulaşmış ve beğenilmiş olmasından bahsediyorum), Tolkien’in insanların kolektif bir biçimde üretmiş olduğu alt içeriklerden sıyrılmamış olduğunu gösterir ve aslında hepimizin “para”, “efendi-köle”, “cinsiyet”, “soy-sop” gibi unsurları kabullenmiş olduğumuzu gösterir.
Yazan: Emin Saydut
Notlar:
(1) Deniz Erksan, Yüzüklerin Efendisi, , “Çevrilmiş bir yapıta Önsöz”. Metis yayınları: İstanbul, 1996. 14
(2) Tolkien’nin bu yorumlarını (karşı çıkışlarını) Wikipedia’dan, kitapların önsözlerinden okudum ve ayrıca İngiliz ve Amerikan Edebiyatı hocasından duydum. Daha da derinlemesine gidilmek istenirse, Tolkien’in yazmış olduğu“On Fairy Stories” adlı  bulunup okunabilir.
(3) Ben bu makaleyi Terry Eagleton ve Drew Milne’in beraber derlediği “Marxist Literary Theory, Blackwell, 1996” adlı kitaptan buldum. Sayfa 351-374
(4) Bir örnek için Bkz. Tolkien, J.R.R, Yüzüklerin Efendisi birinci kısım Yüzük Kardeşliği. çev. İpek, Çiğdem Erkal. Metis yay: İstanbul, 1996. 37-38
(5) Bkz. Tolkien, J.R.R, Yüzüklerin Efendisi birinci kısım Yüzük Kardeşliği. çev. İpek, Çiğdem Erkal. Metis yay: İstanbul, 1996. 276-278. Sam, şölende bile rahat edemiyor; zira efendisini memnun etmek onun için çok önemli
(6) İlk kitapta dört kadın geçiyor. Birincisi kıskanç, “dırdırcı” Lobilia; ikincisi güzel ve ev işleri ile meşgul Nehrinkızı Altınyemiş; üçüncüsü güzelliği dillere destan Arwen; dördüncüsü ise Elf Kraliçesi Galadriel.
(7) Bence bu çok açık bir şey. Tek tek cümlelere referans vermeye gerek görmedim.
(8) Aragorn: kral, Gimli: paşa çocuğu, Gandalf: arifler divanından, Legolas: kendi kralının buyruğu, Frodo: zengin Bilbo Baggins’in evlatlığı vs. vs. ki kitapta geçen tüm karakterler ortamın en ağır abileri. Pippin ile Merry ikinci kitapta ormanda kayboluyor ve Ormanın Efendi Ağacı onları buluyor vs.
(9) Bkz. Bkz. Tolkien, J.R.R, Yüzüklerin Efendisi birinci kısım Yüzük Kardeşliği. çev. İpek, Çiğdem Erkal. Metis yay: İstanbul, 1996. 239
(10) Eagleton, Terry; Milne, Drew. Marxist Literary Theory. Blackwell Publishers: Oxford. 1996. 352
(11) Gerçi Ursula K. Le Guin bu konuda bazı açılımlar yaptı.

Livius’un Roma Tarihi, Efsaneler, Mitler ve Kurtlar Vadisi

İsa kendi halkı tarafından çarmıha gerileceğini ve ölümünden iki yüzyıl sonrasında öğretisinin Roma topraklarında kök salacağını tahmin etmiş miydi bilinmez; ancak Roma MS. dördüncü yüzyılda Hıristiyanlığı kabullenmek zorunda kaldı. Yurtseverliğe dayalı ve eski pagan kültlerinden oluşan ve esasında karmaşık bir din ile yaşayan Roma’da Hıristiyanlığın nasıl olur da bu denli kısa sürede, doğduğu yerden epey uzakta kök saldığı belki de Roma şehrinin kuruluş hikâyesinde aranabilir.

Yazının Devamı...

Percussinna’da Bir Küçük Prens

1943’te yayımlanan “Küçük Prens” adlı mini roman dünyayı ikiye ayırır: büyüklerin dünyası ve küçüklerin dünyası. Yazar  bu iki dünyayı birleştirmede sembolik rehberler konumlandırır.  ise 1513’te1 yazdığı “Prens” isimli kitabında, kendi prensine “küçük” olmaktan çıkıp “büyüklerin dünyasına” girme yolunda rehberlik eder. Bu yazının amacı rehber konumundaki Machiavelli ile Küçük Prens adlı kitaptaki sembolik figürler arasındaki benzerlikleri bulup tartışmaya açmak ve Machiavelli söylemlerinin gündelik yaşamdaki yerlerinin görmezden gelinemeyecek kadar fazla olduğunu göstermek ve bu söylemlerin 1513’ten bu yana nasıl bir yol aldıklarını gözlemlemek olacaktır..
“İnsan gerçekleri sadece kalbiyle görebilir” (1) tümcesi çocuklara verilen yegâne yaşam öğüdüdür. Ancak çocuk “büyüklerin” dünyasına girdikçe “olan” ile “olması gereken” arasında büyük bir fark görmeye başlar ve büyüklerin dünyasını “şu büyükler çok tuhaf” (2) cümlesiye anlamadığını gösterir. Esasen günümüzün Machiavelli’ye bakış açısı tam da bu yöndedir. Çok eski kaynaklardan gelen “erdem” kavramının “olması gereken” üzerine yoğunlaşıp bunu gündelik pratiklerden ayrımsamak hala hepimizin yaptığı bir şeydir. Machiavelli ise bu kavramı kendine göre yeniden tanımlamış ve “olan” üzerine yeni bir anlayış geliştirmiştir (Prens, XV-XVIII). Ona göre erdem, siyasal iktidarı elinde tutan kişinin bir sorun karşısında en uygun kararı en yerinde önlemi alabilme yeteneğidir (3). Esasen günümüz modern bireyi Machiavelli söylemlerinin esiri olmuştur; ancak “sorun karşısında en uygun kararı” Machiavelli’nin önerdiği kadar zekice ve geniş bir anlayışla bulmayı becerememektedir. Örneğin Prense verilen “Bilge bir prens, yurttaşlarının her zaman ve her durumda devlete ve kendisine gereksinme duymalarını sağlayacak biçimde davranmalıdır; bu durumda  hep bağlı kalır ona.” (4) öğüdü “Küçük Prens” kitabındaki pilotun, prense verdiği “bağlaman için bir ip ve bir direk de çizerim”, “Ve eğer onu (koyunu) bağlamazsan başıboş kalır ve kaybolur” (5) öğüdüyle benzerdir. Pilot (Machiavelli), prense koyunu (halkı) bir ip ve direkle (davranışlarıyla), kontrol etmesini yoksa kaybolup kurtlara yem olacağını söyler. Koyun için de iyi olan budur ve koyun bunu kabullenir ve2 hatta sahibine bağlılık duyar. Ancak pilotun unuttuğu bir şey vardır, Küçük Prensin geldiği yerde koyunun bir ipe ve direğe ihtiyacı yoktur. Bu durum, hali hazırdaki “koyunu bağlama” alışkanlığının, koşulların değişimini fark edilmesini engelleyecek denli içselleştirilmiş olmasından kaynaklanır.
Saint-Exupery’nin prensi sahip olduğu ve ilgilenmesi gereken tek canlının (bir gülün) kaprislerinden ve onunla ilgilenirken çıkan sorunlardan sıkılır ve kendi 3küçük dünyasını terk eder ve böylece küçük prensin yolculuğu başlar. Bu Machiavelli’nin İtalya’daki prensliklerini kaybedenler için söylediği “kendi miskinliklerini suçlamaları doğru olur” (6) sözünü anımsatır. Zira onlar da kendi tebaalarını yönetirken kimi zaman doğru kararları verememişler, bundan dolayı kaçmışlar ve halkın üstün gelenlerin aşağılamasından bıkarak kendilerini tekrardan yönetime çağıracaklarını ummuşlardır (Il Prens, XXIV).
Küçük Prensin gittiği ilk gezegende tek başına duran bir kral vardır. Bu kral verdiği emirlere çok dikkat eder ve yönettiklerinin yapamayacakları emirleri vermekten sakınır. Mesela “Bir generale martıya dönüşmesini emredersem ve general bu emre uymazsa suç onun değildir. İmkânsız bir şeyi yapmasını istediğim için, suç benimdir.” (7) veya “Emirler,4 yerine getirilebilir şeyler olmalıdır. Otoritenin temeli mantıktır” (8) söylemleri, Machiavelli’nin sırf eli açık görünmek için halkı ağır vergiler ile zorlamanın yöneticiyi tahtından bile edebileceği görüşü benzerdir (Il Prens XVI). Ancak Machiavelli prens adaylarını, halkın veya kendi hizmetkârlarının isteklerine göre davranma konusunda uyarır. Tek öğüdü, özellikle halk sayesinde tahta geçen prensler için, halkın sevgisini kazanmanın önemli olduğudur (Il Prens IX). Küçük Prensteki hükümdar ise yönettiklerinin isteklerine öyle boyun eğmiştir ki yönetmekten çok yönetilmektedir.
İkinci gezegenimiz ise kendini beğenmiş bir adamdan ibarettir. Bu adam hayran olunmaya öyle kafayı takmıştır ki bunun dışındaki hiçbir şeyden haberdar 5değildir. Machiavelli prens adaylarının hayran olunmaya karşı belirli bir ilgilerinin olduğundan bahseder ve bunun saygınlık oluşturmak için iyi bir şey olduğunu da ekler. Ancak dalkavuklardan korunmak için kitabında tam bir bölüm ayırır (Prens, XXIII). Ona göre prensin yanında, dalkavuk yerine güvenilir bilge kişiler seçmesi en uygunudur ve prensin sürekli olarak bu kişilere danışması gerekir.
Küçük Prensin uğradığı üçüncü yerde ise ayyaş olduğunu unutmak için sürekli içen bir adam vardır. Kendi hatası dolayısıyla gelişen kötü bir durumun kısır döngüsündedir bu adam. Machiavelli, Prens adaylarına verdiği “erdem kavramı” ile onları böylesine bir kısırdöngüden kurtarır. Mesela Prens yeri geldiğinde sözünü tutmayabilir ve bu durum nedeniyle utanması gerekmez. Machiavelli’nin söylediği daha çok “doğru söyleyen bir adam” gibi görünme gerekliliğidir (Prens XVIII). Diğer yandan Machiavelli şu sözünde her şeyi açıklar: “Prensin devletini yitirmesine yol açacak kusurların, utancından kaçınmayı bilecek denli uyanık olması gerekir; devletini yitirmesinden yol açmayacak olanlardan da elinden geliyorsa kaçınması doğru olur; ama elinden gelmiyorsa, fazla önemsemeden kendini verebilir bunlara, hele onlar olmaksızın devletini zorlukla kurtarabileceği kusurların doğurduğu utançtan gocunmasın, çünkü her şeyi iyi değerlendirecek olursa erdem gibi gözüken bir şeye uymasının onun için yıkım olacağı, kusur gibi görünen bir başka şeye uymasını ise ona güvence ve iyilik getireceği görülür (Prens, XV)”.
6 7
Dördüncü gezegenimizde ise sürekli çalışan bir işadamı vardır. Aslında Machiavelli için söylenen “amaç için her şey mübahtır” sözünü oldukça abartmış ve para kazanmak için kendi bedensel dengesini kaybetmiş, sağlığını bozmuş ve hatta doğayı kapalı bir kutuya koyup satmak gibi dünya yaşamını tehlikeye atan sonuçlara varmıştır (9). Ana amacı unutup, aracı amaç haline getiren bu adam, modern bireyin karşılaştığı yükümlülüklere Machiavelli kadar “haince” yaklaşır ve en az onun kadar her şeyi mübah görür. Ancak baştaki tezimizde belirttiğimiz gibi, bu tipik  Machiavelli kadar geniş düşünemez ve aldığı kararlar global olmaktan çok, yerel kalır. Machiavelli ise Prense daima bütünü düşünmesi gerektiğini öğütler.
Beşinci gezegende anlamına bakmadan çalışmayı sürdüren bürokrasiye yenik bir işçi tipi çıkar karşımıza (10). Aslında bu Weber’in “irrationality of rationality” kavramıyla ilintilidir. Machiavelli koşullar aynı kaldığı sürece yönetmeliklere uyulması gerektiğini belirtir, ancak koşullar değiştiğinde de verilen sözlerin çiğnenebilir ve yönetmeliklerin değiştirilebilir olduğu konusunda uyarısını (ve hatta gerekliliğini) vurgular (Prens, XVIII).
8
Altıncı ve son küçük gezegende Taylor ve Weber’in kuramlarından alıntı kavramlar için güzel bir metafor ile karşılaşırız (11). Tamamen uzmanlaşmayı savunan bir coğrafyacının, kendini kâşiften ayırmasını ve Marx’ın alienation hastalağına düşerek, yaptığı işten tamamen soyutlanmış olduğunu görürüz. Coğrafyacı dere görmeden dereyi çizmekte, dağı bilmeden dağları resmetmektedir. Hiçbir yeri bilmeden harita çizmeye çalışır. Machiavelli kitabının ilk bölümlerinde prensliklerin durumunu ve koşullarını değerlendirir ve verdiği tüm öğütler bunlara dayanır. Temel olarak prensin tahtına nasl geçtiği, ne tür bir halk ile karşı karşıya olduğu ve nasıl bir coğrafya ve üretim ilişkilerine haiz olduğunu değerlendirip bu değerlendirmeler sonucunda karar verilmesi gerektiğini vurgular. Machiavelli’ye göre Prens sadece tahtında oturmamalı, aynı zamanda tebaasını çok iyi tanımalı ve gündelik kararlarını buna göre vermelidir (Prens I, II, III, V, VI, VII, IX, XI, XX).
Küçük Prens büyüklerin dünyasına direkt olarak girmez ve ilkin çöle iner. Çölde bir yılan ve tilki ile karşılaşır. Tilki ile konuşmalarında “evcilleştirmek” ve “bağ kurmak” konularına değinirler (12). Machiavelli (tilki) prens adaylarına (Küçük Prense) halkı (hayvanları, tilkiyi) değişik yöntemlerle evcilleştirmek gerektiğini; ister silah zoruyla, ister sevgi ile onlarla kendi arasında bir bağ kurması gerektiğini değişik bölümlerde belirtir (Prens, XVII, XX, XIX, XXI).
9
Küçük Prens’i okuduğunuzda, farkettiğiniz ilk şey “büyükler dünyasının” Machiavelli’nin belirttiği “olması gerekenler” ile dolu olduğu, ancak bunların Machiavelli’nin belirttiği kadar zekice tasarlanmadığı ve birçok söylemde tıkılı kalındığıdır. Yazının başından beri göstermeye çalıştığımız söylemlerdeki benzerlikler ve farklar bu durumu göstermektedir. Eski Yunan’ın cosmos (evren) ile bütünleşik ve olanların dışında olması gerekenler üzerine kurulu felsefesinin, Machiavelli ile başlayan  sürecinde, “çocukluğa” hapsedilmiş olduğunu görürüz. Machiavelli Prens’i yazdığında (1500s), ileri sürdüğü fikirler barbarca ve kabul edilemez görülmüştü ve birçok prens bu şekilde yaşamayı reddetmişti. Ancak Saint-Exupery 1943’te Küçük Prens’i yazdığında, Eski Yunan felsefesinin çocuklara özgü olduğu bir ortam vardı. Yaklaşık beş yüz sene içerisinde Machiavelli’nin koşullar arasında amaca giden en doğru seçeneği bulma diye şekillendirdiği “Erdem”, hâkim söylem olmayı başarmış görünüyor. Küçük Prens’teki iş adamı, ayyaş, yalnız yönetici, fenerci ve coğrafyacı günümüzdeki belirli alanların düştükleri durumların metaforlarıdır. İşletme teorilerinin, “önemli olan uzun vadede kar elde etmek” sloganı, beyaz yakalıların “kendi konusunda uzmanlaşma” takıntıları gibi durumlar, çocuk dünyası ve büyük dünyasındaki değerler sistemi değişimini doğrular niteliktedir.
Saint-Exupery’nin yazmış olduğu kitabın son bölümünde, Küçük Prens’in yankısı ile konuşması ve yalnızlığı hissetmesi ile karşılaşırız. Yalnızlık imgesinin günümüzün bireyi ile kurduğu bağlantı ve Machiavelli’nin “prensin yalnız olması” idealleri benzerlikler gösterir. Var oluş ile bilginin bağlanmasından çok (’in varlığı bilgiye dayandırması), yaşam şekillerindeki değerlerin değişmesine bağlı bir yalnızlık durumundan bahsetmek bu bağlamda daha doğru olacaktır. Machiavelli bilgiye dayandırarak kendi Prensinin yalnızlığını (olması gerektiğini) söylerken, günümüz bireyi yaşam şekillerinden ötürü (olmaması gerektiğini bilmesine rağmen) yalnızdır.
Küçük Prens ile Prens kitaplarında yakalanan söylemlerin benzerlikleri ve bu söylemlere atfedilen değerlerin sorgulanması, modernizmin aldığı yolu gösterir. Eskiden kaba ve saba görülen değerler ve yaşama şekilleri (koşullar değişince sözü tutmama, çok çalışma ve doğaya sırtını dönme, uzmanlaşma vs.) günümüzün “büyük dünyası”nın gerçeği olmuştur. Önceki yüzyılların onur, saygınlık, erdem, çıkarsız iyilik gibi kavramları ise modern dünyanın  öyküleridir.
Notlar:
(1) Saint-Exupery, Antoine de. Küçük Prens. İstanbul: Mavibulut, 2007. 74
(2) Saint-Exupery, Antoine de. Küçük Prens. İstanbul: Mavibulut, 2007. 49
(3) Teksoy, Rekin. Prens. İstanbul: Oğlak Yayınları, 1999. 21
(4) Machiavelli, Nicolo. Prens. İstanbul: Oğlak Yayınları, 1999. 116
(5) Saint-Exupery, Antoine de. Küçük Prens. İstanbul: Mavibulut, 2007. 16-17
(6) Machiavelli, Nicolo. Prens. İstanbul: Oğlak Yayınları, 1999. 214-215
(7) Saint-Exupery, Antoine de. Küçük Prens. İstanbul: Mavibulut, 2007. 39
(8) Saint-Exupery, Antoine de. Küçük Prens. İstanbul: Mavibulut, 2007. 40
(9) Saint-Exupery, Antoine de. Küçük Prens. İstanbul: Mavibulut, 2007. see pages 46-49
(10) Saint-Exupery, Antoine de. Küçük Prens. İstanbul: Mavibulut, 2007. see pages 50-53
(11) Saint-Exupery, Antoine de. Küçük Prens. İstanbul: Mavibulut, 2007. see pages 53-58
(12) Saint-Exupery, Antoine de. Küçük Prens. İstanbul: Mavibulut, 2007. see pages 66-73
Referanslar
1. Machiavelli, Nicolo. Prens. Çev. Rekin Teksoy. İstanbul: Oğlak Yayınları 1999
2. Saint-Exupery, Antoine de. Küçük Prens. Çev. Yaşar Avunç. İstanbul: Mavi Bulut Yayınları, 2007
3. Descartes, Rene. Meditations on First Philosophy. Trans. John Cottingham. New York: Cambridge, 1996
Online Referanslar
2. Cosmos